En güçlü antioksidan - ASTAKSANTİN

Astaxanthin sağlık kaynağı

Oksijen olmadan yaşamamız mümkün değil. Ancak, oksijen atomu da hayati işlevlerini yerine getirirken bir elektronunu kaybeder, ‘Serbest Radikal’ adını alır. 

Serbest radikaller kaybettikleri elektronları çevresinde bulunan her şeyden çalıp, normal hallerine dönerler. Bu arada, elektronlarını çaldıkları her şeyi okside edip, serbest radikal haline getirirler. Eğer, serbest radikallere eksilen elektronlarını verecek kimyasal bulunmazsa (Mesela, A-C-E vitamini, Carotinoide, Xanthophylle, gibi) organizmada serbest radikal çoğalır, hücrelerin zarlarında bulunan temel yağ asitlerinin (Tekli Omega-3 gibi) elektronlarını çalıp, hücreleri tahrip ederler. Bunun sonucunda organizmada yoğun yangı (Mini iltihaplanma) ve bundan kaynaklanan sayısız hastalık ortaya çıkar. Serbest radikallere bir elektronunu vererek onu normalleştiren, fakat kendi serbest radikalleşen, kimyasallara ise antioksidanlar denir. 

Sebzelerdeki kırmızı, sarı, portakal, yeşil renkleri yaratan kimyasallarla, planktonlardan bazıları, somon balığına, bazı yengeçlere, flamingo kuşuna kırmızı rengini veren kimyasallar antioksidanlara örnektir. (Daha başka antioksidan türleri de vardır.


Astaxanthin dünyanın en güçlü antioksidanıdır.

Bir Carotinoide türü olan bu kimyasal, hücre tahrip eden serbest radikal oluşumunu elektron vererek önlediğinden, organizmada hücre zarı tahribatı, yangı, iltihaplanma, bunlara bağlı hastalıklar ortaya çıkmaz. Varsa da hastalıklar, Astaxanthin ihtiva eden, meyve, sebze, somon balığı, yengeç yenilerek veya bunlardan elde edilmiş Astaxanthin hapları kullanılarak her türlü hastalık tedavi edilir. 

Organizmada bazı organları tehlikeli ve zararlı etkilerden korumak için var olan bir çeşit bariyerler vardır. Mesela, kan-beyin bariyerinden Astaxanthin hiçbir engele takılmadan geçer. Böylece beyin ve sinirlerde serbest radikallerin hücre zarlarındaki, temel yağ asitlerini okside edecek (Bir elektronlarını çalarak) tahrip etmelerini, onlara elektron vererek mani olur. Böylece Alzheimer, Parkinson, Şizofreni, MS hastalığı ortaya çıkması, varsa hastalığın ilerlemesi önlenmiş olur. 

Astaxanthin, kan-göz retinası bariyerini de (Blut-Retina-Schranke) engele takılmadan geçer. Göz içindeki sinir, kılcal damar hücre zarlarındaki temel yağ asitlerinin okside olmasını, göz içinde oluşan serbest radikallere elektron vererek önler. Böylece gözde meydana gelebilecek her türlü yapısal tahribat engellenir, fonksiyonlar sağlıklı bir şekilde devam eder. Aynı şekilde karaciğerde, insulin salgılayan beta hücrelerinde serbest radikallerin yaratacağı oksidasyon ve buna bağlı hücre zarı tahribatı Astaxanthin’in verdiği elektronla ortaya çıkmaz, karaciğer, pankreas kanseri riski ortadan kalkar. 

Özetle anlattığım gelişmelerden anlaşılacağı üzere oksijen atomu (Molekülü) elektron kaybı ve serbest radikale dönüşümü hayatı devam ettiren gizemli gücü yaratır. Beslenme yoluyla dış dünyadan alınan antioksidan (Bir elektron veren) kimyasallar, serbest radikal haline gelmiş oksijen atomunu (Molekülünü) tekrar eski haline getirir, organizma sağlık dengesi ve döngüsü devam eder. Bunu sağlayan kimyasallardan biri olan Astatanthin ise en güçlü antioksidan özelliği taşır. 

Hani bazıları, ‘Günde muhakkak 5 porsiyon meyve ve sebze kıpkırmızı etli somon balığı yenilmeli’ diyor ya... Sebebi ne olabilir? Elbette, Astaxanthin!.. Haftaya!.. 

Turgay Renklikurt - Güneş.com


-- / --


Üstteki yazıyı okuduysanız, isminde bile AS geçen Astaksantin denen bu pigment ile ilgili olarak alttaki yazılara da bir göz atın.





Astaksantin ve İmmün Yanıt

İnflamasyon durumunda, nötrofıl konsantrasyonu, oksidatif stres ve lipit peroksidasyon ürünlerinin seviyesi artmakta, antioksidan seviyesi ise azal­maktadır. Astaksantin, oksidatif stres ve membran harabiyetini önlenmesi yanı sıra hücreler arası iletişimi de sağlamaktadır. Yapılan hayvan çalış­malarında, astaksantinin immün yanıtı olumlu et­kilediği gösterilmiştir. T hücreye yanıt olarak immünoglobülin üretimini sağlamaktadır (3,16).Astaksantin, T-helper ve dalak sekretuvar hüc­re sayısını artırmaktadır. İmmünglobulin sayısı üzerine yapılan çalışmalarda, T hücrelerine bağlı olarak üretilen lgA (immünglobulin A), IgG (immünglobulin G) ve lgM (immünglobulin M) sayı­sının arttığı belirlenmiştir.

Multiple skleroz, romatoid artrit ve kron (Chron) hastalığı gibi otoimmün hastalıkların tedavisinde astaksantinin yardımcı olabileceği bildirilmiştir (8). On dört sağlıklı birey üzerinde yapılan bir çalışmada, 8 hafta boyunca günlük 8 mg astaksantin suplementasyonunun, DNA hasar biyolojik göstergelerini ve akut faz proteinlerini azalttığı, immün yanıtı artırdığı sap­tanmıştır (17)

ASTAKSANTİN ve SAĞLIK pdf

(2) efe14 Mery

Yorumlar

  • bunu nerden bulabiliriz.astaksantin mi

  • monomono Yükleniyor... 5,394 Ankara

    Evet Türkçe Astaksantin, orjinal adı Astaxanthin 

    Türkiye'ye getiren firmada burasıymış. (Nutrex Bioastin)

    N11 de filan bir çok markada var ama dikkatli olmak gerekir, hepside aynı değil, "Haematococcus algleri" denen yosundan elde edilenler mevzubahis, fiyatlarıda az değil tabii.

  • bakalım bi arastiralim

    (1) mono
  • tUtKuNtUtKuN 1,196 Yurtdışı

    Birşey iyi edecek bu AS'yi sonunda ama bakalım bu ne olacak 😂 ömrümüz vefa ederse göreceğiz...

  • McKayaMcKaya 2,564 İstanbul

    Çok da şey etmemek lazım.

    Örneğin AS'ye benzer bir otoimmün hastalık olan Gut kabuklu deniz ürünleri ve somon ile tetiklenir. Bir tarafı iyi edeceğiz diye bir başka yeri bozmayalım.

    Örneğin Fatih Sultan Mehmet bu yüzden ölmüştür. Gut, nikris veya damla hastalığı da denilen hastalıktan muzdarip olan ve çok acı çektiği söylenen Fatih'in sofrasından istiridye eksik olmazmış. Topkapı sarayı mutfak kayıtlarından Fatih için her gün taze istiridye satın alındığı tespit edilmiş idi. Oysa istiridye onun hastalığını daha da azdırıyordu. Ama hekim başının bundan haberi yoktu.


    Kaynaklar ne diyor!

    Aslında yukarıda giriş kısmında beyan ettiğimiz üzere Fatih’in bir başkası tarafından zehirlenme sebebi ile değil, normal eceli ile öldüğü kesindir. Nitekim Fatih Sultan Mehmed devrinin ve sonrasının yerli yabancı bütün kaynakları bu fikirde ittifak halindedirler.

    Nitekim meşhur tarihçi Kemalpaşazade:

    “Amma dest-i takdir pençe-i tedbirin bozmuş ve ayak zahmetiyle huzurun uçurmuştu; ol sebepten uzak yere azm idemezdi. Nikris zahmeti ki atalarından intikal (genetik) bir hastalıktı. Son demlerinde kendisini ciddi olarak rahatsız kılmağa başlamıştı”, demektedir.[9]

    Fatih’in hususi tarihçisi Tursun Bey ise öncelikle padişahın rahatsızlığından bahsederken; “karşıya göçmek ve denizi geçmek esnasında eski marazın depreşmesi sebebi ile incinip ansızın bir ah çekti”, diyerek eski hastalığının daha sefere çıkarken nüksettiğini belirtir. Daha sonra da ölümünü şu şekilde anlatır:

    “Otağ-ı hümayûnu geldi. Tekfur çayırı adı verilen yere kuruldu. Padişahın bünyesinin zayıflığı dini bütün kavi Müslümanlarda olduğu gibi ona vaktinin geldiğini hatırlattı. Bunca zamandır hükümdarlığını, olgunlukla, yiğitlikle ve cebren hâkim kılmış olan Sultan’ı, Allah’ın takdiri kaderinden ayrı kılmayıp;

    Dünya malını ve saltanatını bırakarak, mübarek ruhu Allah’a kavuştu”.[10]

    Çağdaş müelliflerden olup seferde bizzat bulunan Neşri:

    “Kendilerinde nikris zahmetin vardı. Gebze’ye yakın yerde Maltepe’sine kondu. Derler ki İstanbul’dan çıkalı hasta idi. At arabasına binip sefer etmeğin ecnebi kimse ahvaline vakıf değildi. İkindi vaktinde ruh kuşu melek misal ten kafesinden ayrılıp darüsselama (selamet yurdu/Cennet) erişti” demektedir.[11]

    Meşhur tarihçilerden İdris-i Bitlisi son dönemleri için; “bazı hastalıkları vücudu ülkesinde karşılıklı olarak ortaya çıkıp devam etti. Müzmin ilaçların maddeleri âza-yı reisesinin derinliklerinde şiddet buldu” diyerek son dönemlerindeki rahatsızlığına işaret ettikten sonra vefatını zikrederken de:

    “Yüce himmeti ve gayretiyle hastalık ve tabii kuvvetinin zaafa uğramasını amacına ulaşmada bir mani olarak görmüyordu. İstanbul’dan bir merhale mesafede bulunan Gebze kasabasına inerken eklem ağrıları ve eskiden var olan nikris rahatsızlığı yeniden şiddetlenerek ecel yağmacısı sultanın ömür ülkesine hücum etti. Bütün hekim ve tabiplerin tedavileri bir netice vermediği gibi, adeta mizacındaki fesadın maddelerini kuvvetlendiriyordu. Kaza ve kader karşısında Sultan’ın sıhhatini koruma tedbiri ve hastalığı defetme çareleri hekimlerin elinden alınmış ve yapacakları bir şey kalmamıştı”.[12]

    Hoca Sadeddin Efendi de, sefer için Üsküdar yakasına geçen Fatih’in o günlerde vücudunda bir kırgınlık olduğunu, fakat buna rağmen sefere koyulduğunu söyler. Üsküdar’da birkaç gün kaldıktan sonra Gebze’ye doğru yola koyulduğunu ifade ettikten sonra; Tekfur çayırına gelip konduğu gün, hali iyice sarsılmış, ağrıları da epeyce artmış bulunuyordu, der. Ve bu ağrıların Onu ölüme götürdüğünü fark ettiğini şu sözleriyle ima eder:

    “Yaşamdan kalan son ve kısa an içinde kandildeki yağ tükenmek üzere iken, kelime-i şahadet getirmekle zamanını geçiriyordu. Böylece Allah’ın hoşnutluğuna ulaşmak umudunda olup, cihan saltanatından göz yumup değeri ölçülemeyen o tatlı can kuşu, illiyîn makamlarını seyre dalmış, kutluluk bahçelerinde kanat açmakla irci’î –bana dön- fermanına uymuş böylelikle de devleti güneşi sönüp batmıştı”.[13]

    Bunlara Oruç Bey, Behişti, Tacizade Cafer Çelebi, Kıvami gibi dönemin veya hemen sonrasının daha pek çok kaynağı yanında, doğu ve batılı kaynakları da ilave edebiliriz. Öyle ki doğuda, batıda, Osmanlı’da Fatih’in zehirlendiğini ifade eden tek bir kaynak gösterilemez.[14]

    Nitekim Batılı kaynakları da kullanarak ciddi bir Osmanlı tarihi yazmış bulunan ünlü Romen tarihçi Nicolae Jorga’nın Fatih’in ölümüne dair verdiği bilgiler Osmanlı tarihleri ile neredeyse tıpatıp aynıdır. Jorga’nın, Padişahın vefatı tarihine gelinceye kadar rahatsızlığının boyutlarına dikkat çekmesi ise ayrıca mühimdir. Şöyle ki:

    “1464 yılından beri, Sultan Mehmed o kadar zayıf düşmüştü ki ata binmek bile kendisine büyük acılar veriyordu. Ayrıca savaşlardan kaynaklanan yorgunluklardan dolayı nikris hastalığına yakalanmıştı. 1465 yılında dinlenip, hiçbir sefere bizzat çıkmamasının nedeni de buydu. 1466 yılında öldüğü dedikodusu yayıldı. Ancak bunun (sonradan) sultanın bir savaş hilesi olabileceği de iddia edildi. 1468 yılında yine hasta olduğu söylenmişti. 1475 yılında nikris hastalığı o kadar acı vermeye başlamıştı ki Boğdan’a yapılacak seferi yarıda kesmek zorunda kalmıştı. Mısır seferi sırasında yeni ve güçlü bir krizle karşılaşınca 3 Mayıs 1481 tarihinde Anadolu topraklarında Tekfur Çayırı (Hünkâr Çayırı)’nda hayata veda etti”.[15]

    Netice olarak kaynakların değerlendirmesine göre son yıllarında ciddi olarak padişahın rahatsızlığı artmış bulunuyordu. Son seferine çıkarken hekimleri yine yanında bulunuyordu. Bu sırada hastalığını özellikle başhekimlerinden İranlı Lari kontrol ediyordu. Fakat yola çıkması ile nükseden rahatsızlığına karşı hekim Lari’nin yaptığı tüm müdahaleler yetersiz kalmıştı. Bunun üzerine Fatih’in eski hekimbaşısı Yakup Paşa çağırılmıştı. Yakup Paşa durumu kontrol ederek nasıl bir müdahalede bulunması gerektiği konusunda bir fikre varamamış, Lârî’nin tedavisinin sonuç vermediğini görünce de müdahaleden iyice ürkmüştü. Padişahın ıstırabının artması üzerine doktorlar aralarında istişare etmişler ve durumu daha iyi değerlendirebilmek için o dönemlerde tahlil yapmakta geçerli olan ayağından kan alma yoluna başvurmuşlardır. Buna rağmen padişahın ıstırabı artmış ve 3 Mayıs 1481 Perşembe günü, ikindi vakti, kısa bir komadan sonra vefat etmiştir.

    Görüldüğü üzere hekimler birbirlerinin tedavi usullerini beğenmeseler de bir aradadırlar ve ortak bir tedavi yöntemi geliştirmek üzere muhtemelen tartışmaktadırlar. Fakat hepsi de padişahın hastalığının artık zor bir noktaya geldiğinin farkında olup çaresizlik içinde kalmışlardı.

    (2) efe14 Mery
Yorum yapmak içinOturum Açın yada Kayıt Olun .

Bugün doğanlar

arsenik deanggirardi alycecaperton cletalrfi millawagstaff zellahoward omercelik FatmaKIRICI frt1970 fakih Erol_Öztürk kezban73 zeyno3301